BM uyarıyor, Çin inkâr ediyor: Doğu Türkistan’da baskı mekanizması yeni biçimlerle sürüyor

Çin yönetiminin Doğu Türkistan’da Uygur Türkleri ve diğer Müslüman topluluklara yönelik zulümleri, kitlesel gözaltıların biçimi değişmiş olsa da keyfi tutuklama, yoğun gözetim, zorlayıcı çalışma programları, dini ve kültürel hayatın denetimi, dil üzerindeki baskı ve çocukların ailelerinden uzaklaştırılması gibi uygulamalarla devam ediyor.

26 Tem 2026 - 19:30 YAYINLANMA
BM uyarıyor, Çin inkâr ediyor: Doğu Türkistan’da baskı mekanizması yeni biçimlerle sürüyor

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin 2022 tarihli kapsamlı değerlendirmesi, Uygurlar ve diğer ağırlıklı olarak Müslüman topluluklara yönelik keyfi ve ayrımcı gözaltı uygulamalarının "insanlığa karşı suçlar" teşkil edebileceği sonucuna vardı. BM'nin bu değerlendirmesi, meselenin yalnızca münferit hak ihlallerinden ibaret olmadığını; devlet politikaları ve mevzuat çerçevesinde uygulanan geniş kapsamlı bir baskı sisteminin söz konusu olabileceğini ortaya koydu. Aradan geçen yıllara rağmen Pekin'in bu bulguların gerektirdiği kapsamlı hesap verebilirlik ve bağımsız soruşturma mekanizmalarını kabul etmemesi ise uluslararası eleştirilerin merkezinde bulunuyor.

Kamplar kapandı denildi, baskı mekanizması ortadan kalkmadı

Çin yönetimi, yıllarca sözde "mesleki eğitim ve öğretim merkezleri" olarak tanımladığı tesislerin kapatıldığını ve bölgede normal hayatın sürdüğünü iddia etti. Ancak insan hakları araştırmaları, kitlesel gözaltı döneminin sona erdiği iddiasının baskının sona erdiği anlamına gelmediğine dikkat çekiyor.

Human Rights Watch'ın Nisan 2026'da yayımladığı değerlendirmeye göre, yüz binlerce Uygur ve diğer Türkî Müslüman; keyfi gözaltı, haksız hapis, yoğun gözetim ve zorla çalıştırma uygulamalarına maruz bırakıldı. Örgüt, Çin'in bugün de Uygurların günlük hayatını, seyahatlerini, iletişimlerini, telefon kullanımını ve yurt dışındaki bağlantılarını izleyen kapsamlı bir gözetim sistemi işlettiğini belirtiyor.

Bu tablo, Pekin'in politikasının basit bir "güvenlik operasyonu" olarak açıklanmasını daha da güçleştiriyor. Çünkü hedef alınan davranışların arasında yalnızca şiddet eylemleri değil, yurt dışındaki akrabalarla temas kurmak, belirli ülkeleri ziyaret etmek veya VPN ve WhatsApp gibi uygulamalarla devlet gözetiminden kaçınmak gibi gündelik davranışlar da bulunuyor. Böyle bir sistem, güvenlik ile toplumsal kontrol arasındaki çizginin Çin yönetimi lehine tamamen ortadan kaldırıldığı yönündeki eleştirileri besliyor.

BM'den 2026'da yeni zorla çalıştırma uyarısı

Doğu Türkistan dosyasındaki en güncel uluslararası uyarılardan biri Ocak 2026'da geldi. BM özel raportörleri, Uygurlar, Tibetliler ve diğer azınlıkların zorla çalıştırıldığına ilişkin raporlardan duydukları ciddi endişeyi açıkladı. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) mekanizmalarında da Uygurlar ve diğer Türkî ve Müslüman azınlıkların geniş ölçekli zorla çalıştırma ve emek transferi programlarına maruz bırakıldığı yönündeki iddialar kayda geçti. Çin hükümeti ise Xinjiang ve Tibet'te devlet destekli zorla çalıştırma bulunmadığını savunuyor.

Mart 2026'da yayımlanan bir araştırma da Doğu Türkistan'daki emek politikalarının geleceğine ilişkin yeni kaygılar ortaya koydu. Global Rights Compliance tarafından hazırlanan çalışma, Çin'in 15. Beş Yıllık Planı bağlamında bölgedeki emek transferi ve tedarik zincirlerinin incelenmesi gerektiğine dikkat çekti. Böylece zorla çalıştırma tartışmasının yalnızca geçmişteki kamplarla sınırlı olmadığı, ekonomik üretim sisteminin de insan hakları meselesinin parçası olduğu yönündeki eleştiriler güçlendi.

Din özgürlüğü kâğıt üzerinde, denetim hayatın içinde

Çin Anayasası din özgürlüğünü tanıdığını söylese de uygulamada "normal dini faaliyet" kavramının sınırları devlet tarafından belirleniyor. İngiltere hükümetinin güncel ülke değerlendirmesinde, İslam dahil tanınan dinlerin devlet tarafından kayda alınması ve dini faaliyetlerin hükümetin kontrolündeki "Vatansever Dini Dernekler" üzerinden düzenlenmesi gerektiği belirtiliyor.

Daha da çarpıcı olan ise dini kurumların ve İslami kimliğin fiziksel görünürlüğüne yönelik dönüşüm. Araştırmalar, Doğu Türkistan'da camilerin ve türbelerin yıkılması, dönüştürülmesi veya İslami özelliklerinin ortadan kaldırılması yoluyla bölgenin dini mimarisinin değiştirilmesine ilişkin kapsamlı kanıtlar ortaya koydu. Uyghur Human Rights Project, bu uygulamaları Uygur toplumunun İslami kimliğinin görünür unsurlarını ortadan kaldırmaya yönelik bir kampanya olarak değerlendiriyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir insanın camiye gidip gidememesi değildir. Dini kimliğin mekânı, dili, sembolleri, aile içinde aktarımı ve gündelik hayattaki görünürlüğü de devlet müdahalesinin konusu haline gelmektedir. Böyle bir ortamda "din özgürlüğü var" iddiası, özgürlüğün kendisinden çok devletin izin verdiği sınırların tarifine dönüşmektedir.

Çocuklar ailelerinden, dilinden ve kültüründen uzaklaştırılıyor

Çin'in Uygur toplumuna yönelik politikasının en ağır boyutlarından biri çocukların aile ve kültür bağlarının zayıflatıldığı yönündeki iddialar. BM İnsan Hakları Konseyi'ne bağlı üç özel raportörün 2023 tarihli resmi iletişiminde, Uygur çocuklarının Mandarin ağırlıklı yatılı kurumlara yerleştirilerek ailelerinden ve Uygur dilsel, dini ve kültürel çevrelerinden uzaklaştırıldığı yönündeki bilgiler ayrıntılı biçimde ele alındı.

BM uzmanlarına iletilen verilere göre yatılı kurumlarda tam zamanlı yaşayan çocukların sayısı 2017'de yaklaşık 500 bin iken 2019'da 900 bine yaklaştı. Aynı belgede, 2017-2022 döneminde daha büyük, merkezi ve güvenlik önlemleri yoğun yatılı kurumların inşa edildiği; kırsal ve yerel kurumların kapatılarak çocukların daha merkezi yapılara taşındığı aktarıldı.

Dahası, BM uzmanlarının aktardığı belgelerde bazı okullarda Uygurcanın kullanımının ciddi biçimde sınırlandırıldığı, derslerin Mandarin Çincesiyle yapılmasının zorunlu hale getirildiği ve öğretmenlerin Mandarin dışındaki dilleri kullanmasının mesleki sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor. Xinjiang Eğitim Departmanı'nın 2018'de, bölgedeki 2,94 milyon zorunlu eğitim öğrencisinin tamamen Mandarin ağırlıklı eğitim sistemine geçirilmesini hedeflediği de BM belgesinde yer alıyor.

Bu tablo, eğitim politikası ile asimilasyon arasındaki tartışmayı doğrudan gündeme getiriyor. Çocuğun ana dilinden, ailesinden ve dini-kültürel çevresinden koparılması; eğitim adı altında kimliğin yeniden biçimlendirilmesi anlamına geliyorsa burada söz konusu olan yalnızca okul politikası değil, bir toplumun gelecek kuşaklarını dönüştürme girişimidir. BM uzmanları da söz konusu uygulamaların Uygur çocuklarının zorla asimilasyonuna yönelik girişimler olarak yorumlanabileceğini ve uluslararası insan hakları standartları bakımından ciddi sorunlar doğurduğunu bildirmişti.

Demografik yapıya müdahale tartışması

Doğu Türkistan'daki baskı iddialarının en hassas başlıklarından biri de kadınların üreme hakları ve nüfus politikaları. BM'nin 2022 değerlendirmesi, bölgede rahim içi araç (RİA) uygulamaları ve kısırlaştırmalardaki olağandışı artışa ilişkin güvenilir bulgular bulunduğunu ve doğum oranlarının düşürülmesinde zorlayıcı yöntemlerin kullanıldığı yönündeki kaygıları kayda geçirdi.

Reuters tarafından aktarılan akademik bir analiz ise Çin'in doğum kontrol politikalarının Güney Doğu Türkistan'daki Uygur ve diğer azınlık nüfuslarında 20 yıllık dönemde 2,6 milyon ila 4,5 milyon arasında daha az doğuma yol açabileceğini hesaplamıştı. Bu rakam bir gerçekleşmiş doğum kaybı sayısı değil, politikaların uzun dönemli etkisine ilişkin bir modelleme olduğundan bu ayrımın özellikle korunması gerekiyor.

Bununla birlikte, doğum oranlarındaki keskin değişim tartışmanın merkezinde kalmayı sürdürüyor. İnsan hakları kuruluşları ve araştırmacılar, bu politikaları yalnızca "aile planlaması" olarak değil, Uygur nüfusunun demografik kapasitesini zayıflatabilecek zorlayıcı devlet politikaları bağlamında değerlendiriyor.

Kültürel kimlik hedefte

Doğu Türkistan'da yaşananların belki de en kalıcı sonucu, bir insanın yalnızca bugününü değil, yarın kim olacağını da belirleme iddiasında yatıyor. Dilin eğitimden çıkarılması, çocukların yatılı kurumlara alınması, dini sembollerin ve yapıların dönüştürülmesi, kültürel kurumların kontrol altına alınması ve yoğun siyasi-ideolojik eğitim; birlikte değerlendirildiğinde Uygur kimliğinin sonraki kuşaklara aktarım kanallarını daraltıyor.

2025'te yayımlanan Uygur Çalışmaları Merkezi raporları da yatılı okulların çocukları ailelerinden ayırarak Uygur dilini ve kültürünü zayıflattığı yönündeki iddiaları gündeme taşıdı. Bu çalışmalar, Çin'in politikasının artık yalnızca "kamplar" üzerinden okunamayacağını; okul, aile, dil, din, çalışma hayatı ve dijital gözetimin bir arada değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

"Normalleşme" söylemi ile sahadaki baskı arasındaki uçurum

Çin yönetimi tüm bu suçlamaları reddediyor ve Doğu Türkistan'daki uygulamaları terörizm ve aşırıcılıkla mücadele, ekonomik kalkınma ve yoksulluğun azaltılması çerçevesinde savunuyor. Ancak bağımsız insan hakları araştırmacılarının bölgeye erişiminin ciddi biçimde kısıtlanması, BM uzmanlarının bağımsız erişim taleplerinin karşılanmaması ve gazetecilerin faaliyetlerinin sıkı biçimde denetlenmesi, Pekin'in anlatısının bağımsız biçimde sınanmasını zorlaştırıyor. Human Rights Watch da 2026'da Çin'in uluslararası alanda kendi anlatısını güçlendirmek için propaganda turları düzenlediğini ve bağımsız araştırmacıların erişimini engellediğini bildirdi.

Bu nedenle Çin'in "her şey normale döndü" iddiası, uluslararası insan hakları çevrelerinde ikna edici bulunmuyor. Zira kitlesel gözaltıların görünür biçimde azalması, baskı sisteminin ortadan kalktığını kanıtlamıyor. Aksine, son dönem araştırmaları baskının hapishaneler, zorlayıcı çalışma programları, gözetim, eğitim sistemi ve kültürel asimilasyon üzerinden farklı biçimlerde sürdüğüne işaret ediyor.

2026'da bile Uygurların güvenli dönüşü tartışmalı

Baskının sınırları Doğu Türkistan'ın dışına da taşıyor. Temmuz 2026'da Associated Press, Almanya'nın Çin ve Türkiye vatandaşı 21 yaşındaki Uygur Arafat Adil'i Çin'e sınır dışı ettiğini ve genç adamın Pekin'e varmasının ardından sorguya alındığını bildirdi. Olay, Çin'e geri gönderilen Uygurların maruz kalabileceği risklere ilişkin kaygıları yeniden gündeme taşıdı.

Bu olaydan yalnızca kısa süre önce, Çin'in Uygurlara yönelik baskısının uluslararası kamuoyunda giderek daha az gündeme gelmesinin bir "normalleşme" görüntüsü oluşturduğunu yazan Human Rights Watch, sorunun ortadan kalkmadığını; aksine hesap verebilirliğin hâlâ sağlanamadığını vurguladı. Örgüte göre yaklaşık on yıl önce başlayan kitlesel keyfi gözaltı döneminin ardından Uygurlara yönelik ihlaller konusunda hâlâ etkili bir hesaplaşma gerçekleşmiş değil.

"İnsanlığa karşı suç" uyarısından hesap verebilirlik sorununa

Uluslararası hukuk açısından "soykırım" kavramının kullanılması, belirli hukuki unsurların ve özel kastın ortaya konulmasını gerektiriyor. Bu nedenle Doğu Türkistan'daki bütün uygulamaları tek bir hukuki hüküm altında kesinleşmiş bir "soykırım" olarak sunmak yerine, uluslararası kuruluşların ve hükümetlerin kullandığı farklı tanımları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Nitekim BM İnsan Hakları Ofisi 2022'de uygulamaların insanlığa karşı suçlar teşkil edebileceği değerlendirmesini yaptı. ABD'nin 2024 İnsan Hakları Raporu ise Çin'de, ağırlıklı olarak Müslüman Uygurlar ve diğer etnik-dini azınlıklara karşı "soykırım ve insanlığa karşı suçların" işlendiği yönündeki ABD hükümeti değerlendirmesini sürdürdü.

Dolayısıyla tartışmanın özü artık "Çin'de Uygurlara yönelik ihlal var mı?" sorusundan çok daha ileri bir noktaya taşınmış durumda. BM'nin ciddi insan hakları ihlalleri ve olası insanlığa karşı suçlar konusunda ortaya koyduğu bulgular, zorla çalıştırmaya ilişkin 2026 uyarıları, yüz binlerce çocuğun yatılı kurumlarda tutulmasına ilişkin veriler ve dini-kültürel hayat üzerindeki yoğun devlet denetimi birlikte değerlendirildiğinde, Doğu Türkistan'da sistematik bir baskı düzeninin bulunduğu yönündeki iddiaların neden uluslararası gündemden düşmediği açıkça görülüyor.

Çin yönetiminin ekonomik gücü, diplomatik ağı ve küresel nüfuzu, bu tabloyu değiştirmiyor. Tam tersine, uluslararası toplumun ekonomik çıkarlar uğruna insan hakları dosyasını sessizce rafa kaldırması, Uygurlar açısından baskının bir başka boyutunu oluşturuyor. İnsan hakları kuruluşlarının 2026'daki uyarısı da tam olarak bu noktaya işaret ediyor: dünya Doğu Türkistan'a bakmayı bıraktığında, baskı ortadan kalkmıyor; yalnızca daha az görünür hale geliyor.

Doğu Türkistan meselesi bu nedenle yalnızca Çin'in "iç güvenlik" politikası olarak görülemeyecek kadar ağır bir insan hakları dosyası niteliğinde. Milyonlarca insanın dini, dili, ailesi, kültürü, çalışma koşulları ve kişisel özgürlükleri üzerinde devlet gücünün bu denli yoğunlaştırılması karşısında uluslararası toplumun görevi, Pekin'in propaganda söylemini tekrarlamak değil; bağımsız erişim, şeffaf soruşturma, mağdurlar için adalet ve hesap verebilirlik talep etmek olmalı.

Çin yönetimi "istikrar" ve "kalkınma" söylemlerini ne kadar tekrarlarsa tekrarlasın, gerçek istikrar insanların ana dilini konuşabilmesi, inancını özgürce yaşayabilmesi, çocuklarını kendi kültürü içinde yetiştirebilmesi ve devlet korkusu olmadan yaşayabilmesiyle mümkündür. Aksi halde Doğu Türkistan'da "normalleşme" diye sunulan şey, baskının sona ermesi değil, baskının daha derin, daha kurumsal ve daha az görünür hale gelmesinden ibaret kalacaktır. (İLKHA)

Kaynak :
İLKHA

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: